burak bülten
10 Eylül 1993: Oslo İlkeler Anlaşması´nın İlk Şeklinin Parafesi ve Fkö ile İsrail´in Karşılıklı Olarak Birbirlerini Tanımaları

Oslo İlkeler Anlaşması

13 Eylül tarihi Gazze-Eriha anlaşması olarak da bilinen Oslo İlkeler Anlaşması´nın yıldönümüdür. Gerçekte bir ihanet süreci olan ancak siyonist işgal rejiminin kazanımlarına sevimli bir kılıf geçirmek amacıyla "barış süreci" diye adlandırılan görüşmelerin ilk ürünü niteliğindeki bu anlaşma 13 Eylül 1993 tarihinde imzalanmıştı. Bu anlaşma adından da anlaşılacağı üzere daha sonra imzalanacak anlaşmaların ön şartlarını belirleyen ancak meselelere müşahhas bir çözüm getirmeyen prensipler anlaşmasıydı. İsrail işgal rejiminin bu anlaşmayla elde ettiği en önemli kazanç ise "Filistin heyeti" sıfatıyla görüşmelere katılan ama normalde Filistin halkını temsil etmeyen grubun İsrail´i resmen tanıması ve işgale karşı fiili mücadeleyi reddetmesiydi.

4 Mayıs 1994´te imzalanan Kahire anlaşması, 26 Eylül 1995´te imzalanan Taba Anlaşması ve bu tarihten tam bir yıl sonra imzalanan el-Halil anlaşması, Oslo İlkeler Anlaşması´na göre şekillendirilmiştir. Hatta işgal rejimi bu ilkeler anlaşmasını sürekli kendi lehinde yorumlayarak sonraki anlaşmalara imza atan sözde "Filistin heyeti"nin sürekli taviz vermesini sağlamayı başarmıştır.

Oslo İlkeler Anlaşması´nın imzalanmasının üzerinden dört yıl geçmesine rağmen Filistin halkının durumunda olumlu hiçbir değişiklik olmadı. Doğal olarak iddia edilen "barış"ın gerçekleşmesi yönünde de en ufak bir ilerleme sağlanamadı. Çünkü zulmün ve haksızlığın kanun haline getirilmesi hukukun yerini bulması anlamına gelmez. Nitekim bunu çağımızda birçok konuda yaşıyor, müşahede ediyoruz. Bir ülkede bir zulüm uygulaması fiilen başlatılmak isteniyor; ancak toplum buna tepki gösteriyor. Sonra bir kanunla o zulüm uygulamasının sağlam bir dayanağa oturtulması isteniyor. Ama halkın tepkileri yine devam ediyor. Çünkü yapılan iş, hukukun ve adaletin ilkelerine göre bir çözüm bulmak değil sadece zulme ve haksızlığa kanun kılıfı giydirmektir. İşte Oslo İlkeler Anlaşması´nın fonksiyonu da bunun ötesinde olmadığından meselelerin çözümü, barışın sağlanması yönünde en ufak bir müspet gelişme sağlamamıştır.

Söz konusu anlaşma hakkında bu kısa değerlendirmeyle, anlaşmanın genel mahiyeti hakkında fikir vermek istedik. Şimdi bu anlaşmanın bir tahlilini ve dört yıllık geçmişinin genel bir değerlendirmesini yapmak, daha sonra da Filistin sorununun bugün karşı karşıya olduğu duruma temas etmek istiyoruz.

Barış mı Vatanı Satmak mı?

Burada öncelikle şöyle bir soru sormak istiyorum: "Bosna - Hersek cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, eski Yugoslavya konferansı eş başkanları tarafından hazırlanmış olan ve Bosna - Hersek topraklarının sadece % 30´unu Müslümanlara verip kalan kısmını Sırplarla Hırvatlara peşkeş çeken barış planını tereddütsüz kabul etseydi onu bir "barış kahramanı" olarak ilan etmek yerinde olur muydu?" Evet İzzetbegoviç bu planı kabul ettiğinde belki Bosna-Hersek´teki savaş sona erebilirdi. Hatta ABD güdümündeki basın yayın organları onu bir barış kahramanı olarak ilan edebilirlerdi. Ama vatanlarını kurtarmak için canlarını veren, kanlarını akıtan 250 binden fazla Müslüman şehide haksızlık edilmiş, Müslüman topraklarının önemli bir kısmı ucuz bir "barış (!)" karşılığında satılmış olurdu.

Bir problemin en kolay ve kestirme çözümü eğer verip kurtulmak yahut çok önemsiz bir karşılığa razı olmaksa yer yüzünde bunca insan kanı niye akıtılıyor? "Vatan için canı feda etme" anlayışının ne önemi var? Türkiye yıllardan beridir Kıbrıs meselesini Rum´un istediğini vererek çözüme kavuşturma yolunu niye tercih etmedi?

Bir Filistin - İsrail Barışı mı?

Oslo Anlaşması´nı bir Filistin - İsrail barışı olarak adlandırmak imkânsızdır. Çünkü bu anlaşma Filistinlilerin büyük çoğunluğu tarafından reddedildiği gibi FKÖ´nün önde gelen elemanlarından bazıları da anlaşmaya karşı çıktıklarından bu örgütten istifa etmişlerdir. Bu durum anlaşmanın bir Filistin - İsrail anlaşması değil bir Arafat - İsrail anlaşması olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Arafat´ın Cömertliği

FKÖ lideri Yasir ArafatFilistin topraklarının % 20´sinden daha az bir kısmında siyonist İsrail yönetimi kontrolünde ve yerel hizmetleri yürütme ve iç güvenliği sağlama dışında hiç bir yetkiye sahip olmayan bir özerk yönetim kurma karşılığında İsrail ile barış yapmayı kabul etti. Böylece siyonist İsrail yönetiminin Filistin topraklarının kalan kısmı üzerindeki hâkimiyetini de resmen tanımış oldu. FKÖ bu kadar ucuz bir karşılığın hatırına kendi halkının şimdiye kadar sürdürmüş olduğu bağımsızlık mücadelesini terör eylemleri olarak nitelendirmeyi de kabul etti. Bunun yanı sıra gerek özerk yönetimin eline verilen topraklarda ve gerekse işgal altındaki Filistin topraklarının diğer bölgelerinde kurulmakta olan yahudi yerleşim merkezlerine hiç bir şekilde engel olmamayı taahhüt etti. Özerk yönetimin yapısı gereği bu yönetimin Arap ülkeleri dahil olmak üzere dış dünyayla olan bütün ilişkileri İsrail kontrolünde olacak ve Filistinliler dış ilişkilerde hiç bir yetkiye sahip olmayacaklardı.

Arafat, İsrail karşısında gösterdiği bu derece büyük cömertlik dolayısıyla ABD güdümündeki uluslararası medya tarafından bir "barış kahramanı" olarak lanse edilmeyi de hak etmiş oldu. Ama ne yazık ki, Arafat bu cömertliği kendi cebinden değil halkının hesabından yapıyordu.

Kudüs´e İhanet

Arafat, Oslo İlkeler Anlaşması´nda Filistin meselesinin özünü ve çekirdeğini oluşturan Kudüs meselesinin "nihai anlaşma merhalesi"ne bırakılmasını kabul etmekle Kudüs davasına en büyük ihanetini yaptı. İsrail yönetiminin Kudüs meselesinin söz konusu merhaleye bırakılmasını istemekteki amacı Kudüs´teki yahudileştirme çalışmalarına hız kazandırmak için fırsat bulmaktı. Filistin tarafı sıfatıyla görüşmelere katıldıklarını ileri sürenler de bunu bile bile İsrail teklifini kabul ettiler. İsrail´in bu isteğinin Filistin tarafına kabul ettirilmesine aracılık eden ABD yönetimi bu isteği haklı kılmak için de şu gerekçeyi uydurmuştu: "Üzerinde yoğun ihtilaf olan konuların son merhaleye bırakılması gerekir. Kudüs konusu da bunlardandır."

Bundaki amaç temel meseleler üzerindeki ihtilafların siyonist işgali meşrulaştırmaya engel teşkil etmemesini sağlamak ve işgalcilere zaman kazandırmaktı. Bu yolla aynı zamanda Filistin tarafı sıfatıyla masaya oturtulanlar belli bir istikamete sokulmuş olacaklar, dolayısıyla temel meselelerin görüşülmesi merhalesine gelindiğinde de kendilerinden istenenleri reddetmeleri zorlaşacaktı.

FKÖ Yürütme Kurulu, barış görüşmelerinin onuncu turunun bitiminden sonra ve on birinci turunun hazırlık çalışmalarının sürdürüldüğü sıralarda yaptığı bir açıklamada geçiş merhalesinde Kudüs´ün kurulacak özerk yönetimin sorumluluğuna verilecek toprakların dışında tutulmasını kabul ettiğini bildirdi.

Arafat ve adamları görüşmelerin devam ettiği sıralarda yaptıkları bazı açıklamalarda ileride Kudüs konusunun da ele alınacağını söylüyor ancak görüşmelerde Kudüs´ün gündem dışında tutulmasına itiraz etmiyorlardı. Onların bu tutumları Kudüs konusundaki samimiyetsizliklerini ortaya koyuyordu. Gelişmeler bu samimiyetsizliklerini daha açık bir şekilde ortaya çıkardı. Zaten FKÖ´nün izlediği "görüşmeler yolu"yla Kudüs´ün işgalcilerin elinden alınması mümkün değildi. Çünkü işgalciler değil Kudüs´ü geri vermek bu konunun görüşmelerde gündeme getirilmesine bile tahammül edemiyorlardı. İsrail´in o zamanki başbakanı Rabin, Vaşington´da yaptığı bir açıklamada Kudüs´ün İsrail´in başkenti olarak kalacağını ve burada Filistin bayrağının hiç bir zaman dalgalanmayacağını ileri sürdü. O bu açıklamasıyla Kudüs konusunun hiç bir şekilde gündeme getirilmesine taraftar olmadığını ifade etmek istiyordu. Yine o dönemin İsrail dışişleri bakanı Şimon Perez de konuyla ilgili açıklamasında Kudüs meselesini pazarlık konusu yapmayacaklarını ifade ederek: "Kudüs şehrinin geleceğiyle ilgili görüşmeler ertelense de ertelenmese de bu konudaki tavrımız değişmeyecektir" dedi.

Filistinli Mülteciler Sorunu da Çözümün Dışında Bırakıldı

Bugün dört milyon kadar Filistinli, mülteci hayatı yaşamaktadır. Bunların bu hayata mahkum edilmelerinin sebebi evlerinin ve topraklarının siyonistler tarafından işgal edilmesidir. İşgal yönetimi bu insanlardan gasp ettiği topraklara dünyanın değişik yörelerinden göç ettirdiği yahudileri yerleştirdi. Dolayısıyla Filistinli mültecilerin yurtlarına dönmelerine izin vermek değil, halen yaşamakta olanları bile göçe zorlamak amacında. Hatta bunu fiilen yapıyor ve bu amaçla özellikle Kudüs ve çevresinde oturan Filistinlilerin evlerini yıkıyor, evleri eskiyenlerin yerine yenilerini yapmalarına fırsat vermiyor.

Oslo İlkeler Anlaşması, birçokları Lübnan ve Ürdün´deki kamplarda oldukça zor ve sefil bir hayata mahkum edilen mültecilerin sorunlarını da "nihai anlaşma merhalesi"ne bıraktı. ABD bu sorunu da "üzerinde yoğun ihtilaf bulunan sorunlar" arasına sokmuştu. Asıl amaç ise yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, bu meselelerin İsrail´in istediği şekilde sonuçlandırılması için gereken şartları hazırlamaktı.

Mülteciler sorunu "nihai anlaşma merhalesi"ne bırakıldığından Kahire, Taba ve el-Halil anlaşmalarında bu sorun hiçbir şekilde gündeme getirilmedi. Bu yönüyle Oslo İlkeler Anlaşması ve ona bağlı olarak imzalanan diğer bütün anlaşmalar Filistinli mültecilerin yurtlarına dönmelerinin yollarını tamamen tıkamış gibi görünüyor.

Mülteci sorunu açısından; 1997 yılı içinde başlaması öngörülen ama bir türlü başlamayan "nihai anlaşma merhalesi" de bir çözüm getirmeyecektir. Çünkü yukarıda da ifade ettiğimiz üzere İsrail hükümeti işgal altında tuttuğu Filistin topraklarındaki yahudi nüfusunu artırmak için sürekli Filistinlilere ait toprakları zorla sahiplerinin ellerinden alırken daha önce savaş yoluyla gasp ettiği toprakları söz konusu merhalede "barış" yoluyla geri vermesi mümkün görünmüyor. Nitekim İsrail´in bugünkü başbakanı Netanyahu´dan daha uzlaşmacı olarak gösterilen, eski başbakanı Şimon Perez 1948´de işgal edilmiş topraklardan göç etmiş olanların geri dönmelerine razı olmayacaklarını ifade etmişti. Perez, İşçi Partisi´ni destekleyen yahudi öğrencilerin Tel Aviv´de düzenledikleri bir programda yaptığı konuşmada: "Bizim onlara geri dönüş hakkı vermemizi gerektirecek ve bizim açımızdan bağlayıcı bir şey yok. Onların geri dönüşleri konusunda herhangi bir görüşmeye girişmeyi de düşünmüyoruz" demişti. İsrail´in eski dışişleri bakanı yardımcısı Yoshie Pilin de konuyla ilgili bir açıklamasında İsrail yönetiminin Filistinli mülteciler konusunda Arap teklifini kabul etmek zorunda olmadığını ileri sürmüştü. İsrail´in eski Adalet bakanı David Libâi de konuyla ilgili açıklamasında İsrail hükümetinin mülteci durumundaki Filistinlilerin Gazze ve Batı Yaka´ya geri dönmelerine müsaade etmeyeceğini söylemişti. David Libâi: "İsrail, Filistinlilerin bu haklarını kabul etmeyecektir" demişti. Bunlar güya "barışçı" olarak lanse edilen İşçi Partisi´nin iktidarda olduğu dönemlerde yapılmış açıklamalar. Likud Partisi´nin bu konuda daha sert bir tutum içinde olduğu, yurtlarının dışında yaşayan Filistinlilerin geri dönmeleri haklarını kabul etmek bir yana halen Filistin´de yaşayanları bile çıkarmak için elinden geleni yaptığı biliniyor.

Tarihin Tekerrürü ve Oslo´da Kaybedilenler

Tarih düşünenler için ibretlerle doludur. Son asırda Müslüman halkların hep barış masalarında aldatıldıkları ve kişisel ihtirasları için kendi halklarının haklarından fedakârlık eden lider konumundaki fertlerin bu aldatılma olaylarında önemli rol oynadıkları da bir gerçektir. Uluslararası basın yayın organlarının işlerine geldiği zaman insanların en tabii haklarından fedakârlık edilmesi, vatanlarının ve kutsal değerlerinin satılması karşılığında da olsa "barış"ı sevimli göstermelerinin de bu aldatma olaylarında ciddi etkinliği olmaktadır.

FKÖ lideri Yasir Arafat da ömrünün sonuna doğru kendini siyonist İsrail yönetiminin bir valisi sıfatıyla da olsa, özerk bir yönetimin başında görme ve uluslararası medyanın "barışçı lider" övgüsüne kavuşma arzusunu gerçekleştirmek için kendinden istenen her şeyi vermekten çekinmemiştir.

İsrail´in Gayesi Neydi?

Siyonist İsrail yönetiminin, ilk etapta, 1967 Haziran savaşında işgal etmiş olduğu Filistin topraklarının bir kısmını oluşturan Gazze ve Eriha bölgelerinde bir özerk Filistin yönetimi kurdurmaktaki birinci amacı bu bölgelerde devam eden ve büyük ölçüde İslâmi hareket tarafından yönlendirilen intifadayı durdurma görevini FKÖ´ye devretmekti. Çünkü İsrail´in 8 Aralık 1987 tarihinde başlatılmış olan intifadayı durdurma yolundaki çabalarının ve planlarının hiçbiri sonuç vermemişti. İsrail, göstermelik barış planını uygulamaya koymak suretiyle kendisi aradan çekilerek Filistinlileri birbirlerine kırdırmayı ve kendini de "barış yanlısı (!)" bir ülke olarak tanıtmayı amaçlıyordu. Nitekim siyonistlerin ABD ve Batı ile ortaklaşa yönlendirdikleri uluslararası basın yayın organları daha işin başında İsrail´in geçmişteki bütün zulümlerini ve haksızlıklarını zihinlerden silmeyi amaçlayan barış teranelerini okumaya başlamışlardı. İsrail aynı zamanda Arap ülkeleriyle diplomatik ilişkileri başlatabilmek için gerekli şartları oluşturmak da istiyordu. Tabiatıyla bu ülkelerle diplomatik ilişkileri başlatmak en çok İsrail´in yararına olacaktı.

Siyonist İsrail yönetimi söz konusu planını uygulamaya koymakla aynı zamanda FKÖ´den ve onun Batı güdümündeki lideri Yasir Arafat´tan Filistin´deki İslâmi hareketin ilerleyişini durdurmasını istiyordu. İlk etapta 1967 Haziran savaşında işgal edilmiş olan Filistin topraklarının sadece bir bölümünün Filistin özerk yönetimine verilmesindeki amaç da FKÖ´yü bu konuda denemekti. Bu hususun teferruatı anlaşmanın gizli maddeleri arasında yer almaktadır. Açık maddelerin birinde de bu konuyla ilgili olarak şu ifadeye yer verilmiştir: "İsrail ve Filistinlilerden kurulu bir heyet aşırı İslâmcılar tarafından çıkarılabilecek çatışma, provokasyon ve yolsuzluk gibi olaylara müdahale edecektir." Başlangıçta özellikle İslâmi Direniş Hareketi´nin oldukça güçlü olduğu Gazze bölgesi ile Eriha´nın özerk yönetimin eline verilmesi de bu amaç konusunda bir fikir vermektedir.

İsrail yönetimi Arafat´ın adamlarının Filistin´deki İslâmi mücadeleyi durdurma konusunda başarılı olmalarını sağlamak amacıyla kendilerini askeri yönden eğitmeyi bile üzerine aldı. Özerk yönetimin kurdurulmasından sonra FKÖ´nün askeri kanadına mensup ve Filistin dışında yaşayan militanlar tedrici bir şekilde Filistin topraklarına nakledilerek bu amaçla görevlendirildiler. Bu yolla aynı zamanda Filistin halkının bağımsızlık mücadelesinin de tamamen küllendirilmesi amaçlanıyordu. Çünkü Filistin halkındaki bağımsızlık şuurunu ve mücadelesini canlı tutmaya çalışan hareketlerin başında İslâmi hareket gelmektedir.

İsrail´e Ne Kadar Güvenilebilecekti?

FKÖ´nün kabul ettiği barış anlaşması maddelerinin uygulamaya geçirilmesi belli bir tarih sürecine bağlanmıştı. Yani anlaşma bir bütün olarak bir çırpıda uygulamaya konmayıp maddeleri tedrici bir şekilde sırayla uygulamaya geçirilecekti. İsrail´in bunu yapmaktaki amacı FKÖ´den koparmak istediği tavizleri sonuna kadar almak ve onun üstlenmiş olduğu İslâmi mücadeleyi durdurma, bağımsızlık mücadelesinin önüne geçme gibi sorumlulukları yerine getirme konusunda ne derece başarılı olacağını görmekti. İsrail aynı zamanda belli bir zaman sürecinden sonra uygulamaya geçireceği maddeleri bir bakıma, kurulacak özerk Filistin yönetiminin belirtilen konulardaki başarısı şartına bağladığından bu yönetimi bu konularda gevşek davranmamaya teşvik etmek de istiyordu. Yani İsrail kendi alacaklarını belli garantilere bağlamıştı. Peki Filistin tarafının alacaklarının bir garantisi var mıydı ve bu konuda İsrail´e ne kadar güvenilebilecekti? Garanti elbette yoktu ve İsrail´in geçmişte imzaladığı anlaşmalara genellikle uymaması ona güvenilemeyeceğini gösteriyordu. Oslo Anlaşması´nın imzalanmasından sonra geçen dört yıllık süre de İsrail´in imzaladığı anlaşmalara bağlı kalmaya hiç mi hiç özen göstermediğini bir kez daha ve gayet belirgin bir şekilde ispat etti.

Arap Ülkelerinin Tutumu

Arap ülkelerinin büyük çoğunluğu Filistin meselesini sırtlarında bir yük olarak görmekte ve bu yükün üzerlerinden atılmasını sağlayacak her gelişmeye olumlu bakmaktadırlar. Oslo anlaşmasına ve onu izleyen diğer anlaşmalara alkış tutmalarının sebebi de budur. Bu yüzden Arafat´ın siyonist İsrail yönetiminin istediği her tavizi vermesini ve ne pahasına olursa olsun barışa "evet" demesini sağlamak amacıyla ona bazı önemli yardım taahhütlerinde bulunmuşlardı. Ancak maalesef onlar da bu taahhütlerini yerine getirmediler. Hatta İsrail´in itirazları dolayısıyla Filistinli mağdurlara gayri resmi yollardan yardım edilmesini bile önlediler. Gerekçeleri ise bu yardımların orada İsrail´e karşı direnen İslami Harekete gittiği ve bu hareketi sürdürdüğü mücadelede güçlendirdiği iddiasıydı.

Arafat Kendine Yazık Etti

Şunu gayet açık bir şekilde söyleyebiliriz ki, Yasir Arafat´ın Oslo İlkeler Anlaşması´yla üstlendiği görev, İsrail tarafından Güney Lübnan´da kurdurulmuş olan Güney Lübnan ordusunun kumandanı Antuvan Luhad´ın üstlendiği göreve çok benzemektedir. Arafat geçmişte bütün yanlış politikalarına rağmen siyonist işgalcilerin karşısında kendi halkının yanında gibi görünüyordu. Ama söz konusu anlaşmayı imzaladıktan sonraki görevi kendi halkının bağımsızlık mücadelesine son vermek ve işgalcilerin güvenliğini sağlamak oldu. Bu yüzden Arafat pek çok Filistinli tarafından "hain" olarak ilan edildi. Bunun yanı sıra kendi halkıyla karşı karşıya gelmenin işgalcilerle karşı karşıya gelmekten çok daha zor olduğunu da gördü. Bu konumunu sürdürerek dünya hayatına veda etmesi durumunda halkı onu öbür dünyaya bir önder olarak değil bir "hain" olarak uğurlayacaktır.

Anlaşmanın Dört Yılı

Oslo İlkeler Anlaşması´nın Filistin halkı lehine bir yarar sağlamayacağı zaten mahiyetinden ve içeriğinden belliydi. Ancak İsrail de bu anlaşmayla hedeflediklerini tam olarak gerçekleştiremedi. İsrail bu anlaşmayla öncelikle Filistin halkının direnişiyle uğraşma işini kurdurmak istediği özerk yönetime devretmek suretiyle Filistin direnişinin kökünü kazımak istiyordu. Ama bunu gerçekleştiremedi. Çünkü intifadayı FKÖ başlatmamıştı. İntifadayı başlatan Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) idi. Daha sonra FKÖ yanlısı güçlerin de intifada içinde yer almalarını sağlayan Birleşik Yönetim ancak intifadanın başlamasından kırk gün sonra devreye girmişti. Bunun yanı sıra FKÖ yanlıları zaten Madrid´de Ortadoğu Barış Görüşmeleri´nin ilk turunun başlamasıyla birlikte intifadadan büyük ölçüde çekilmişlerdi. İntifadada en büyük etkinlik sahibi olan HAMAS´ın ise anlaşmada hiçbir rolü yoktu ve o zaten Filistin topraklarında işgal sürdüğü sürece "barış"ın gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını ve direniş konusundaki kararlılığını sürdüreceğini sürekli vurguluyordu. Nitekim HAMAS, Filistin direnişine son verme görevinin özerk yönetime devredilmesinin ardından yaptığı açıklamada şu hususları dile getirmişti:

"İşgale ve Arap yönetimlerin teslimiyetçi tutumlarına karşı durmak amacıyla başlatılmış olan kutsal intifada FKÖ´nün kararıyla başlatılmadı. Bu örgütün intifadanın başlatılacağı hakkında bir bilgisi bile yoktu. Dolayısıyla bu örgüt hiç bir şekilde intifadayı durdurmaya güç yetiremeyecektir. Eğer buna gücü yetseydi bunu zaten yıllar önce yapacaktı. Dolayısıyla biz kendilerini halkımızın cihadını ve intifadasını satmalarına karşı uyarıyoruz."

HAMAS´ın bir başka açıklamasında da şu ifadelere yer verildi: "HAMAS şunu özellikle vurgulamaktadır ki, bu son anlaşma sadece ona imza koyanları bağlar ki onlar da halkımızın içinden oldukça azınlık bir grubu temsil etmektedirler. Önümüzdeki günler bu anlaşmanın gerçek mahiyetini ortaya çıkaracak ve bunun işgalin bir başka şekli olduğunu gösterecektir."

Gelişmeler de, Filistin direnişinde ciddi bir rolleri olmayan grupların işgalcilerle masaya oturmasıyla bu direnişin son bulmayacağını ispatladı.

Bunu gören İsrail işgal yönetimi özerk yönetim "bizim hedeflediğimizi gerçekleştirmekten aciz kaldı" diyerek neredeyse Oslo İlkeler Anlaşması diye bir anlaşmaya imza atmamış gibi davranmaktadır. Hatta bunun yükünü de tamamen özerk yönetimin hesabına çıkararak kendisini haklı göstermeye çalışmaktadır.

İsrail yönetiminin Oslo İlkeler Anlaşması´na imza atmaktaki amaçlarının en önemlilerinden biri de bölgedeki Arap ülkeleriyle doğrudan diplomatik ilişkiler içine girerek kendisini bu ülkelere resmen ve artık inkâr edilmesi mümkün olmayan bir realite gibi kabul ettirmekti. Bunu hemen yanı başındaki Ürdün açısından gayet mükemmel bir şekilde gerçekleştirdi. Ancak Ürdün zaten geçmişte de her ne kadar diplomatik ilişki içine girmese de İsrail açısından herhangi bir sorun çıkarmıyordu. Hatta İsrail işgali altındaki topraklara karşı Ürdün´deki İslâmcı gençlerin herhangi bir eylem düzenlemelerini engelleme konusunda İsrail işgal rejiminden daha gayretli davranıyordu. Ürdün´ün dışındaki bazı Arap ülkeleri de büyükelçilik düzeyinde olmasa bile İsrail´le diplomatik ilişki içine girdiler. Ama İsrail´i en çok uğraştıran Güney Lübnan ve Golan tepeleri meselelerinin çözümü konusunda en ufak bir ilerleme kaydedilemedi. İsrail bu meselelerde de sürekli veren değil alan konumunda olmak istediğinden şimdiye kadar herhangi bir sonuç elde edilemedi. Öte yandan bazı Arap ülkeleri de İsrail´le ilişkileri düzeltme yönünde bir şeyler yaptılarsa da halklarından gelen tepkiler ve İsrail´in saldırgan tutumunun devam etmesi geri adım atmalarına yol açtı.

Oslo İlkeler Anlaşması Filistin Halkı Açısından Ne Getirdi?

Anlaşmanın Filistin halkına neler kaybettirdiği konusunda ise bazı özet bilgiler vermek istiyoruz:

Öncelikle siyonistlerin toprak gaspı Oslo Anlaşması´ndan sonra daha da hızlanmıştır. Özerk yönetimin dağıtmış olduğu bir belgeye göre Oslo anlaşmasının imzalandığı 13 Eylül 1993 tarihinden 20 Ekim 1994 tarihine kadar Batı Yaka topraklarından 11.332 dönümlük alan işgal yönetimi tarafından müsadere edildi ve bölgede yahudi yerleşim alanlarında 1460 yeni yerleşim birimi inşa edildi. Bu, anlaşmanın ilk bir yılında gerçekleştirilen gasp, yerleşim ve müsadere. Bu bir yılı takip eden üç yılda ise gasp ve müsadere işlemleri daha da hızlandırılmıştır. Doğu Kudüs´teki toprak gaspı ise bunun da üstüne çıkmıştır. Bu kesimde, Müslümanlara ait üç bin dönüm arazinin istimlak edilerek Ma´aliya Adomim yahudi yerleşim merkezine katılması kararlaştırıldı. Adı geçen yahudi yerleşim merkezi yönetimi de daha önce, merkezin yerleşim alanının 22 bin dönümden 40 bin dönüme çıkarılması için bir rapor hazırlayarak bölgenin askeri yönetimine vermişti. Bu bir örnek. Bunun yanı sıra, yol çalışmaları, herhangi bir yahudi yerleşim merkezinin şehir merkeziyle bağlantısının sağlanması, yeni yerleşim alanları açılması gibi çeşitli gerekçeler gösterilerek Müslümanlara ait araziler gasp ediliyor. Ebu Guneym tepesindeki yahudi yerleşim merkezi inşaatı ise bütün hızıyla sürdürülmektedir.

Anlaşmanın imzalandığı tarih öncesiyle sonrası kıyaslandığında anlaşma sonrasında gasp ve müsaderenin büyük oranda arttığı görülür. Nitekim 1978´de imzalanan Camp David anlaşmasından sonra da siyonistlerin toprak gaspı işlemleri ciddi şekilde artmıştı. Bu da siyonist işgalcilerin bu tür anlaşmaları toprak gaspı işlemleri için bir şemsiye olarak kullandıklarını göstermektedir.

İşgal rejiminin Filistinlilere yönelik baskı uygulamaları, tutuklamaları, fakirliğe ve açlığa mahkum etme çabaları vs. söz konusu anlaşmanın imzalanmasından sonra da bütün şiddetiyle devam etti ve halen de devam etmektedir.

Anlaşmanın Filistin halkı açısından getirdiği en önemli olumsuzluk ise bizzat Filistinlileri karşı karşıya getirmesidir. Gerçi İslami hareketin özerk yönetim karşısında kuvvete başvurmaması neticesinde bu oyun büyük ölçüde boşa çıkarıldı. Ama yine de geçmişte Filistinli direnişçilerle aynı saflarda yer alanların bu kez onlara karşı siyonist işgalcilerin güvenliklerini sağlama görevini üstlenmeleri son derece olumsuz bir gelişmeydi. İşgale karşı direnen çok sayıda Filistinli özerk yönetiminin polisleri tarafından tutuklanarak zindana atıldı. Arafat yönetimi İsrail´in isteği doğrultusunda Devlet Güvenlik Mahkemesi adında bir zulüm çarkı oluşturarak bağımsızlık yanlısı Filistinlileri bu çarktan geçirmeye başladı. Özerk yönetim zindanlarına doldurulan Filistinlilerin çoğuna işkence yapıldı. Bazı kişiler bu işkenceler yüzünden hayatlarını kaybettiler. Örneğin 16 Ocak 1995´te Selmân Sâlim Celâyite adında 45 yaşında bir Filistinli özerk yönetimin polislerinin uyguladığı işkence yüzünden hayatını kaybetti. Yine Mahmud Cumeyyil adlı el-Fetih Şahinleri grubuna mensup bir genç özerk yönetimin zindanlarında çektiği işkence yüzünden hayatını kaybetti. Halid el-Katati adlı HAMAS mensubu bir genç soruşturma esnasındaki muameleden dolayı solunum güçlüğü çekmeye başladı ve tıbbi muamele esnasında da konuşma kabiliyetini kaybetti. Bunlar sadece birkaç örnek, bunların dışında da işkence yüzünden hayatlarını kaybedenler veya sakat kalanlar oldu. Buna rağmen özerk yönetim işgalcilere yaranamadı ve bugün gerek işgal yönetimi gerekse onun arkasındaki ABD tarafından "terör (!)"ün önünü almak için üzerine düşeni yapmamakla suçlanıyor. Arafat "terör (!)"le "barış (!)" arasında bir tercih yapmaya çağrılıyor.

Özerk yönetimin işbaşına gelmesinden sonra Filistinlilerin ekonomik sıkıntıları daha da arttı. Daha önce çok sayıda Gazzeli 1948´de işgal edilmiş topraklara girerek çalışma imkânı bulabiliyordu. Özerklik anlaşmasından sonra araya sınır konduğundan bu geçişler vizeye bağlandı. Öte yandan İsrail yönetimi de anlaşma şartlarını gerekçe göstererek geçişleri iyice kısıtladı. Bunun yanı sıra izinsiz geçişleri engellemek amacıyla geçiş kapıları dışındaki kısımları tel örgüyle kapattığı gibi belli aralıklarla gözetleme noktaları kurdu. Bu durum dolayısıyla Gazze´de işsizlik oranı % 60´ı geçti. Fakirlik oranı da % 98´i buldu. Bu gerçeği özerk yönetimin Gelişme ve İmar İşleri Ekonomik Konseyi başkanı Dr. Muhammed İştih de itiraf ederek, Filistin halkının özerk yönetimin iş başına gelmesinden sonra içine düştüğü ekonomik durumun 1967´den buyana karşı karşıya olduğu durumların en kötüsü olduğunu dile getirdi.

Sözde "Barış"ın Geleceği

Son gelişmeler işgalin varlığının "barış"ın önünde duran önemli ve başlı başına bir engel olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koydu. Öte yandan gerçek görevi işgalcilerin güvenliğini sağlamak olan sözde özerk yönetim de artık halk tabanı desteğinden tümüyle mahrum bir hale gelmiştir. Filistin halkının direnişine öncülük eden İslami hareket ise Filistin toprağının işgalden kurtarılması ve Müslüman halkın gasp edilmiş haklarının geri alınması için direnmedeki kararlılığını sürdürüyor. Bütün bu gerçekler artık Oslo İlkeler Anlaşması´nın ömrünü büyük ölçüde tamamladığını ve herhangi bir gelecek vaad etmediğini gösteriyor. "Nihai anlaşma merhalesi" görüşmelerinin başlatılması işleminin sürekli ertelenmesi de bunu gösteriyor.

Ayrıca şunu da özellikle ifade edelim ki bugün bütün İslam alemi, İslami bilinçlenme yönünde önemli bir değişim süreci yaşamaktadır. Mevcut statülerin korunması, Müslüman halklara zorla dayatılan rejimlerin ayakta tutulması için başvurulan baskı uygulamaları, zulüm kanunları bu bilinçlenme sürecini yavaşlatmıyor hızlandırıyor. Zaten zulüm ve baskıların şiddetlenmesi de, şafak vaktinin yaklaşmasına doğru karanlığın şiddetlenmesini andırıyor. İslam insanlığa huzur ve adalet getireceği gibi haksızlıklara, gayri meşru işgallere ve gasplara da son verecektir. Filistin toprakları üzerindeki siyonist işgal 11. yüzyılın sonlarına doğru başlayan ve 89 yıl süren haçlı işgali gibi gayri meşru ve geçici bir saltanattır. Nasıl haçlı işgali orada kalıcı olamadıysa siyonist işgal de kalıcı olamayacaktır. Ancak bu işgale son verecek olanlar ulusçu kimliklerle, etnik taassuplarla olaylara yaklaşanlar değil İslâm´ın ipine sımsıkı sarılanlar olacaktır.

İslâm´ın ipine sımsıkı sarılanlar, Allah´ın dinini kaynağından ve doğru bir şekilde öğrenmeye çalışanlar bugün Filistin topraklarında siyonist işgale karşı haklı ve kararlı bir mücadele veren mücahitlerin yanındadırlar. Allah´ın dinini kafalarına göre şekillendirmek isteyenler ise hakkı ve haklıyı tespit ederek haklının yanında yer alma çabası göstermek yerine uluslararası siyonizmin yönlendirdiği birtakım medya organlarının etkisinde kalmakta ve değerlendirmelerini ona göre yapmaktadırlar. Ama önemli olan onların değerlendirmeleri değil hakkın ortaya çıkarılması ve ona uyulmasıdır.

Arap Ülkelerinin Yarışı

Gazze-Eriha anlaşmasıyla acaba Filistin´de ne değişti? İsrail askerleri masum insanlara saldırmaya devam ediyor. Filistinlilerin ellerindeki toprakların zorla gasp edilmesi işlemleri geçmiştekinden daha hızlı bir şekilde sürüyor. Mescidi Aksa yine esir. Kudüs´ün Müslümanlardan arındırılması ve yahudi yerleşim alanlarının genişletilmesi işlemlerine daha da hız kazandırıldı. Üstelik bu çalışmalar dünya kamuoyunun göstermelik "barış (!)" anlaşmasıyla oyalandığı bir dönemde daha kolay bir şekilde yürütülüyor. Hâl böyleyken Arap ülkeleri İsrail´le barış yapmak ve diplomatik ilişkileri başlatmak için adeta birbirleriyle yarış ediyorlar.

Bizim gördüğümüz kadarıyla Arap ülkelerinin böyle bir yarış içine girmelerinin tek sebebi Gazze-Eriha anlaşması değil. Bir diğer sebep de 30 Ekim-1 Kasım 1994 tarihleri arasında Fas´ın Kazablanka şehrinde düzenlenen Ortadoğu ve Kuzey Afrika I. Ekonomi Zirvesi´nde ortaya çıkan manzara. Bu zirvede ortaya çıkan manzaraya göre; ortaya attığı "Yeni Dünya Düzeni" teorisine göre dünyaya hükmetmeye çalışan ABD, Ortadoğu ve İslâm ülkelerinin ekonomilerini kontrol etme işini İsrail´e verme düşüncesindeydi. Çünkü gelişen dünyada böyle bölgesel kontrol merkezleri oluşturulmadan tek merkezli bir dünya hâkimiyetinin kurulması mümkün değildi. ABD Ortadoğu´da en çok İsrail´e güveniyordu. Bölge ülkelerinin ABD yanında bir güven ve destek kazanmaları da İsrail´le ilişkilerinde atacakları olumlu adımlara bağlıydı.

Birçok Ortadoğu ve İslâm ülkesindeki yönetim de "Yeni Dünya Düzeni" teorisinin uygulamaya geçirilmesinin ve tek merkezli bir dünya hâkimiyeti kurulmasının kaçınılmaz olduğuna inandırılmıştı. Yahut kendi hâkimiyetlerini sürdürmeyi bunu kabullenmeye bağlı görüyorlardı. Çünkü bunu kabullenmek istemeyen bazı yönetimlerin sürekli ekonomik ve siyasi ambargo altında tutulmaları onların gözlerini korkutuyordu. Zaten benimsemiş oldukları siyasi çizgi açısından da Yeni Dünya Düzeni içinde bir rol almakta pek sakınca görmüyorlardı.

Dolayısıyla her ne kadar Filistin topraklarında değişen bir şey olmadıysa da Arap dünyası son aylarda hızlı bir değişim sürecine girdi. Bunu İsrail ve Batılılar genellikle "barış süreci" olarak adlandırıyorlar. Ne ad konursa konsun bu sürecin sadece İsrail´in yararına işlediği kesin.

Ürdün-İsrail barışı hakkında geniş bilgiler içeren bir başka dosyamız bulunmaktadır. (Bkz. Ürdün - İsrail Anlaşması) Fas zaten Kazablanka zirvesine ev sahipliği yapmakla İsrail´le diplomatik ilişkileri başlatma konusunda kendi açısından bir sakınca görmediğini, buna her bakımdan hazır olduğunu ve sadece gerekli zeminin oluşmasını beklediğini dünyaya duyurdu. Tunus yönetimi de İsrail´le ilişkileri başlatma konusundaki arzu ve dileklerini her fırsatta dile getirdi. Geçmişte İsrail´le diplomatik ilişkilerin başlatılmasına karşı duran cephenin başını çektiği bilinen Cezayir´in de İsrail yöneticilerini ülkesine davet ettiğine dair haberler yine İsrail kaynaklarında yayınlandı. Yani Batı Arap dünyası (Mağrib ülkeleri) İsrail´le barışa tam kadro hazır olduğunu ilan etti. Peki Batı Arap dünyası böyleyken Doğu Arap dünyası nasıl bir tavır takınıyordu?

İsrail başbakanı İzak Rabin 1994´ün sonlarına doğru, Körfez ülkelerinden Umman´a ani bir ziyaret gerçekleştirdi. Kaynaklarda Rabin´in bu ziyareti Umman sultanı Kabus´un davetiyle gerçekleştirdiği bildirildi. Sultan Kabus, Rabin´i böyle ani bir şekilde ülkesine davet ederken İsrail´le barış (!) yarışında komşusu Suudi Arabistan´ın önüne geçmek istiyordu.

Öte yandan Suudi Arabistan da bu yarışta çok fazla geride kalmamak için gerekli siyasi ve toplumsal zemini hazırlama çabalarını başlatmıştı. Bunun için ilk iş olarak ülkenin sözü dinlenir ulemasından sayılan Abdulaziz bin Baz´a İsrail´le barış yapmanın caiz olduğuna dair bir fetva çıkarttırdı.

Abdulaziz bin Baz´ın fetvasının ilmi çevrelerde tartışmasının daha devam ettiği günlerde Katar dışişleri bakanı Şeyh Hamd bin Kâsım bir açıklama yaptı. Hamd bin Kâsım´ın açıklamasına göre Katar hükümeti de İsrail´in başkent Devha´da bir maslahatgüzarlık açmasına imkân sağlanması konusunu görüşmeye başlamıştı. Hamd bin Kâsım hükümetin buna yakın bir gelecekte izin vermesinin kuvvetli ihtimal olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi.

Katar´ın İsrail´e bu imkânı sağlamasından sonra diğer Körfez ülkelerinin ABD´ne pek kafa tutmayacakları ortada. Zaten böyle bir niyet taşımadıklarını da gösteriyorlar.

Ancak İsrail için en önemli olan Suriye. Suriye şimdilik Golan tepeleri konusunda ısrar etmeye devam ediyor. İsrail ise barışın derhal, Golan tepelerinden çekilme işleminin ise belli bir zaman süreci içinde gerçekleştirilmesini istiyor. Suriye doğal olarak bu konuda İsrail´e güvenmiyor. Çünkü Camp David anlaşmasında İsrail´in Sina yarımadasından tamamen ve derhal çekilmesi şarta bağlandığı halde siyonistler bu yarımadanın içindeki turistik Taba bölgesinden uzun yıllar çekilmemişlerdi. Derhal çekilmeyi taahhüt ettiği zaman bu kadar oyalayan İsrail´in belli bir süreç içinde çekilmeyi taahhüt ettiğinde nasıl davranacağını tahmin etmek zor değil. Ancak Suriye´yi İsrail´in istediği tavizleri kabul ederek "barış"a ikna etme uğraşıları yoğun bir şekilde sürüyor. İsrail bu amaçla bazı Arap liderleri de devreye sokmaya çalışıyor. Suriye´nin İsrail´in istediği tavizleri kabul etmemesi durumunda ABD´nin aba altından sopa göstereceği daha şimdiden hissedilmeye başlandı.

Suriye dışişleri bakanlığının eski genel sekreteri Muhammed Zekeriya İsmail´in Arap dünyasındaki yeni yapılanma projesiyle ilgili bir açıklamasına burada değinmeden geçemeyeceğiz. Muhammed Zekeriya İsmail konuyla ilgili açıklamasında Ortadoğu´daki "barış süreci (!)"nin amacının Arap birliğini dağıtarak yerine yeni oluşumlar ortaya çıkarmak olduğuna dikkat çekti. Bu yeni oluşumlarda Doğu Arap dünyasıyla Batı Arap dünyası ayrı ayrı statülerde ele alınacaklar. Batı Arap ülkeleri (Mağrib ülkeleri) Akdeniz ülkelerine özel bir oluşumun içinde yer alacaklar. Doğu Arap ülkeleri ise İsrail´in de dahil olacağı bir oluşumun içinde yer alacaklar. Ekonomik alanda ve güvenlik alanında işbirliğini sağlayacak olan bu oluşum Mısır´ı da içine alacak. Ancak Irak´ın bu oluşumun dışında tutulması ve muhtemelen İran´ın da dahil olacağı Körfez ülkelerine özel bir örgütlenmenin içine sokulması planlanıyor. Yemen, Sudan ve Somali´nin ise bütün bu oluşumların dışında tutularak Afrika ülkelerine özel teşkilatların içine sokulması amaçlanıyor.

Görülen o ki İsrail, ABD´nin sağladığı destek ve güçle Arap dünyasına yeni bir şekil vermeyi ve özelde Arap, genelde tüm İslâm ülkelerine hükmetmeyi amaçlıyor.

Kaynak;

 https://www.vahdet.info.tr/filistin/dosya2/0371.html

© 2020, Burak Mukaddes Mekanları Tanıtma Ve Kültür Derneği
naature